Office Space

Placeholder Image   1998 yılında çekilmiş eğlenceli aynı zamanda oldukça düşündürücü bir film. Aklıma ilk olarak İnsan mı? Robot mu? sorusunu getirdi. Aslında her şey bu iki soruda gizli. Yapılan bir çok araştırma gösteriyor ki insanların mental, fiziksel, duygusal ve spritüal ihtiyaçları var . Koca bir yapboz düşünün. Bir parça bile eksik olduğunda o yapboz tamamlanamaz ve o bulamadığın parça seni rahatsız eder hatta kimi zaman seni deliye döndürür. İnsanda böyle bir şeydir. Her bir parça tatmin edilmesi gereken bir ihtiyaç. Şirketler parçaları büyütmüş tek parçalı yada birkaç parçalı olacak şekilde azaltmıştır.Hatta birçok şirket en büyük parçanın para olduğunu düşünür. Bu yanlıştır ve bence en güzel cevabı yıllar önce Beatles müzik grubu money can’t buy me love diyerek vermiştir. Para kadar aşk bunlar kadarda güvenli bir ortam, huzur, samimiyet ve benzeri kavramlar önemli birer parçalardır.   

    Şimdi yapbozu yarım kalmış Peter ’a bakalım. Havasız sıkıcı bir çalışma ortamı, kendisini tekrarlayan işler, gereksiz evraklar, en ufak hatasında başında biten 8 tane müdür. Sonucu kaçınılmaz. Sevgi ve bağlılık yoksunluğu. Aslına bakarsanız Gallupun araştırmasına göre dünyada bağlılık oranı sadece %13.Yani her 100 kişiden 87 si bir Peter, işe geç kalıp yan kapıyı kullanan, gözlerini bilgisayara dikip çalışıyormuş gibi yapan, şirkete her gidişinde ayakları geri geri giden. Aklınıza muhakkak birileri geldi belki kendinizi belki işbirlikçilerinizi buldunuz. Tıpkı Sam ve Bolton gibi. Sam ve Bolton her koymaya çalıştığı parçayı ellerinden çalan bir sistemde, kendilerini paralayan işlerini hakkıyla yapan sonucunda da  kendilerini doğru düzgün tanımayan danışmalar tarafından işten kovulan çalışanlar.

  Öte yandan daha sonra kuracakları gurubun fikir babası Peter,1 milyon doları olsa bile hiç bir şey yapmayacağını söyleyecek kadar işinden bezmiş sonunda katıldığı bir terapi seansıyla yaşamın kutu gibi bir işyerinde sürekli ezilerek geçirilmeyecek kadar kısa olduğunu düşünmüştür. Aslında çoğu insan zaman zaman bu kaygıları taşır. Çünkü kaygıyı en çok etkileyen faktörlerden biri çevredir. İnsanlar güvenli ortamlarda sıkıştırılmadan çalışmak, küçük bir hatasından dolayı defalarca yargılanmamak, samimi insanların içinde yer almak isterler. Bunlar motivasyonu besler. Peki motivasyon nedir? Nasıl sağlanır? Pret a Manger’in Ceosu Clive Schedule çalışanları tanıyarak onları motive ettiğini söylüyor. Çalışanların hepsinin ismini yazıp bir şapkaya atıyor. Her ay yaptıkları şirket yemeğinde kutudan 4 5 isim seçiyor ve her birinin kim olduğunu, backgroundlarını , nasıl başarıları olduğunu ve şirkete sağladığı yararları anlatıyor. Karşısındaki insanlarda pozitif duygular uyandiriyor. Yine yapılan araştırmalar gösteriyor ki önce başar sonra mutlu ol devri sona erdi. İnsanların mutlu olduklarında daha iyi algıladıkları, daha yaratıcı , dayanıklı ve çözüm odaklı oldukları saptandı.

  Peter ve arkadaşlarının mutsuzluğu onları etik olmayan durumlara itmiştir. Kötüye kötüyle cevap vermek gibi. Bildiğiniz üzere şirketlerde etiklik kavramı 1 2 sayfalık prosedürlerden ibaret. Aslında bütün dünyayı ilgilendiren büyük bir konu. Son zamanlarda insanlar kapitalizmi nasıl daha iyi göğüsleyebiliriz nasıl yumuşatabiliriz gibi sorular soruyorlar. Bence etiklik ilerleyen zamanlarda bu soruların cevaplarından biri olacaktır. Peki etik olmayan ortamlarda mı? Asıl mesele yarattığımız ortamlardır.

   Onların sağlıksız ortamı şirketi sabote eden , kendi şirketinden para kaçırmaya çalışan insanlara döndürmüştür . Film iyiyi kazandırmış olayın üzerini örtmüştür. Fakat gerçek hayat acımızdır. Haydi Gallup araştırmalarına dönelim. İşinden mutsuz, projeleri sabote eden, iş arkadaşlarının kuyusunu kazan insan oranı Türkiye de %60 dır. İşine derin bir bağ ile bağlı, şirketi ileriye taşıyacak yaklaşımlar göstermeye çalışan insan oranı ise sadece %7 dir.

   Görülen o ki sağladığımız ortamlar çalışanların beklentisini karşılamıyor. Sonucunda bağlılık oranı düşük mutsuz insanlar yaratılıyor. Filmdeki samimiyetsiz doğum günü kutlaması bunu güzel bir örneği olabilir.

   Bana göre bütün bunların çözümünün ilk basamağı iletişimdir. Chris Anderson harika bir konuşma yapmayı insanların beyinlerine gönderdiğiniz fikirler olarak tanımlar. Ve ekler eğer bu fikir sadece size yada organizasyonunuza faydalıysa paylaşmaya değer değildir ama bu fikir başka insanların beyinlerinde yeni ışıklar yakar onları heyecanlandırır ve bakış açılarını ileriye taşıyabilecekse bu fikir paylaşılmalıdır. Öyleyse hepimizin bu fikirlere ihtiyacı var belki de yapbozun kalan parçalarını bu harika fikirler oluşturacak.

 

Yorum bırakın